Selam

Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız taktirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”

Es-selâm(c.c). Emniyet, huzur, sağlık ve esenliğin kaynağı.

Es-selâmun aleyküm ve rahmetullah.

Muhabbet ve sevgi vesilesi olan selam ile kardeşliğe, eman ve imana erebilmek için rahmete ihtiyacımız var. Çünkü O’nun rahmeti olmasaydı dili, rengi, ırkı, kültürü velhasılı fıtratı hariç her şeyi farklı olan bizler asla kardeş olamazdık. Rahmet eksilerimizi örtmekle kalmaz onları artıya çevirir. (Bkz: Furkan 70) Artılarımızı nihayi hedefimiz olan dâr-us selâma yetirecek olansa berekettir.

Es-selâmun aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuh.

Kıymetli kardeşlerim! Sizleri binlerce yıllık olmasına rağmen dipdiri, kardeşliğimizi ve hayrımızı arttıracak kolay bir kampanyaya davet ediyorum. Dilinizi Allah’ın selamına alıştırın. “Meraba” arabayla gezebilir bir süre, “günaydın”ı güneş çarpmış diyorlar, “tünaydın”ın tepesine leylek tünesin.

Selam, bir güven ve barış bildirgesidir; Müslümanın alâmet-i fârikasıdır. Birine Allah’ın selamını vermekle ona çok güzel bir dua etmenin yanında aynı zamanda şunları vaad etmiş oluruz:
– Benden sana kastî bir zarar gelmez.
– Hakkını yemem ve yedirmem.
– Gıybetini yapmam ve yaptırmam.
– Ben bir Müslümanım ve buna uygun davranacağım.

Bildiğiniz gibi selam vermek sünnet, verilen selamı almak yani ona en az ayniyle mukabele etmekse farzdır. Yani selamınızı merhaba, günaydın, naber şeklinde alan birine “ne ayaksın hemşerim” manasında gözlerinizi belerterek bakabilirsiniz. 😉

Son olarak karşılaşan mü’minlerden;
– büyüğün küçüğe,
– yürüyenin durana,
– azlığın çokluğa,
– hayvan ve vasıta üzerinde olanın yerde yürüyene
– yüksektekinin aşağıdakine önce selam vermesi evlâdır.
Fark ettiyseniz vazife üstün, büyük, yüksek olana düşüyor öncelikle. Yani alan, bekleyen, kibirli hak iddiacısı değil veren, beklemeden atılan, alçakgönüllü olanlar üstün sayılmış. Çelişki gibi duran azlığın çokluğa üstünlüğü ise başlıbaşına bir yazı konusu.

Eşi benzeri olmayan, kebîr ve bir olan Allah’a hamd, rasûlü Muhammed Mustafa’ya, onun âli ve ashâbına salât ve selâm olsun.

dunya

İslam alemi olarak son birkac asırdaki durumumuz hiç de iç açıcı değil. Sadece, ömrümüzün denk geldiği şu son çeyrek asırda, dönüp duran savaşlarda içinde müslümanların geçmediği, ölmediği yok gibi. Zulüm bazen düşmandan, bazen kendi içimizden geldi/geliyor. Bu tablo, kardeşlerini düşünen her vicdan sahibi müslümanı yaralıyor, düşündürüyor. Dağınık ve acınası halimizden çıkış için dinimiz üzerinden bir yol arıyoruz.

Ortalama 60-70 yıllık hayatlar yaşıyor; kendimize hedefler koyuyor, peşinde koşuyor ve nihayetinde mutluluğu arıyoruz. Ne yazık ki teraziye koyduğumuzda acı kefesi mutluluktan ağır basıyor. Kaygılarımız artıyor ve psikolojimizi düzeltmesi için dinimize sarılıyoruz.

Hem birey olarak hem millet olarak en büyük çıkmazımız “dünyevîleşmek” gibi geliyor bana. Dünyayı büyük bir açlık ve eziklikle istiyor, ondan darbeler yiyor; sonra dinimize dönüp acılarımızı dindirmesini, bize dünyayı vermesini istiyoruz. Dinimizden bize vadetmediģi şeyler istiyoruz. Kendi ellerimizle dini metalaştırıyor, bir müsekkin gibi kullanıyor, ‘din afyondur’ tezini haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Ahireti öteliyor, ‘bize dünyada ver’ diyoruz.
Eğer Allah bize dört başı mamur bir hayat vaadettiyse Hz. Eyup, Isa, Yahya, Musab, Hamza neyin bedelini ödedi? Ne gördüler dünyada?
Acılarimiza, engellenmişliklerimize dönüp ‘Allahım burda vermesen de biliyorum ki ahirette nimetlerin surekli ve noksansız olanları var.’ diyebilmek.. Ümmetçe döktüğümüz gözyaşlarına bakıp ‘ölelim yeter ki zillet içinde olmayalım’ diyebilmek, sorunların kılcal damarlarına inmek değil midir?
Dünyaya karşı tavrımız “Allahım , artık versen de bir vermesen de bir” olabilse, hükmünü kaybeden dünya bizden ne götürebilir?
“Kim dünyanın peşinde koşarsa dünya ondan kaçar, kim dünyadan kaçarsa dünya onun peşinden koşar” demiyor mu Peygamber?