Kategori arşivi: Genel

GÜNEŞLİ BİR SABAH

Pırıl pırıl bir sabahtı. Güneşin önüne engel olacak bulut neredeyse yok gibiydi. Rüzgar tatlı tatlı esiyor, güneş ağaçlardaki tomurcukları baştan çıkarmaya çalışıyordu.
Böyle güzel bir sabaha uyanmıştı işte daha ne olsundu. Bugün işyerinde yapacağı sunum da iyi geçerse değmeyin keyfine. Traşını oldu, askıdan indirdiği takım elbisesini giydi. Parfümü sıktıktan sonra son bir bakış atıp aynaya, çıktı evden. Tabi biraz heyecan vardı, ama özgüveni de yerindeydi. Kafasında son tekrarları yapıyor, hangi espiriyi nerde yapacağını unutmamak için tekrar tekrar zihninden geçiriyordu. Ana yola çıkmadan önceki son sokakta kaldırımda ilerlerken, yandaki inşaatın çatısını yapan işçinin elinden kayan kiremit aşayığa, Tam kafasının üstüne düştü. Ve oracıkta öldü…

ALİ URAL İLE ‘YAZARLIĞIN BASAMAKLARI’

yazar-olmak-icin-ne-yapmali(Ali Ural, geçtiğimiz cuma günü Eyüp’te ‘yazarlığın basamakları’ başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. elimden geldiğince tuttuğum notları, sizlerle paylaşmaya çalıştım.)

***Önce şu soruyu sormalı yazar: ‘niçin yazıyorum?’ Bu soruya verdiğin cevap yazının ‘öz’ünü oluşturur. İkinci soru: ‘nasıl söyemeliyim?’ dir ki, bunun cevabı da ‘biçim’i belirliyor.

***konuyu nasul bulacağız?

birçok yazar bundan muzdarip. oysaki bir yazar için hayatın her köşesi derinleşebileceği malzemelerle dolu. yeter ki farklı bakmayı becerebilsin. cehov’a nasıl konu bulduğu sorulunca masadaki küllüğü göstermiş ve ‘mesela bundan bir hikaye çıkaracağım’ demiş. aynı şeyi o.henry mönü ile yapmış. demek ki konudan çok onu nasıl işlediğin önemli.

aslında hayattaki herşey, hayatın bütününe dair bir işarettir. insan bir mikrokosmos. insanın kıtalar gezmesine gerek yok. kendi içinde yapacağı bir yolculuk, en uzun ve derin yolculuk olacaktır.

***bir niyete ihtiyaç var. bu niyet ancak samimiyet üzerine inşa edilebilir. samimiyet yoksa, istediğin kadar iyi bir malzeme kullan, yıkılır!(beğenilme arzusu ile samimiyetin nasıl bir arada bulunacağına dair soruya ”yazarken yazdığını unut, okuru unut. ne yazacağını sana kalbin söyleyecek. yazı bir ihtiyaçtan doğmalı,şov amaçlı olmamalı. şunu sor: yazmasan ölür müsün?” )

***klişeden kaçmak. yeni bir şey ortaya koymak elbette zor. ancak en azından herkesin söylediğini söylemekten kaçmak, bu arınmayı başarmak lazım.

***bir yazar yargıç rolü üstlenmemelidir. eğer kahramanlarını yargılamaya kalkarsan, eser didaktik bir yapıya bürünür ve büyüsünü kaybeder. yazara düşen günaha düşen kahramanı yargılamak değil, altta yatan nedeni anlamya çalışmak, derinleştirmek. yazara düşen merhamettir. oscar wilde, ben merhameti hapiste öğrendim demiştir. rus yazarları büyük yapan merhamettir.

***dikkat edilecek bir husus da ‘dönüştürmek’tir. her yazar bir simyacıdır. bakırı altına çeviremez isen iyi bir yazar olamazsın. fotoğraf sadakatiyle tabiata yaklaşmayacaksın.

***”malzemeye müdahale” 20 yıl hapiste yatsan ve hapis hatıralarını yazsan ondan roman çıkmaz. romanı yapan hapishane şartları değil, onların aktarımı.

***roman bazen birikim işidir. 20 yıl bekleyip biriktirmen gerekebilir. mevlana ne diyordu: altın aramıyorum.altın olmaya yetenekli bakır nerede?

***yazar her şeyi açıklama gayretine girmeyecek. sen ansikopedi maddesi yazmıyorsun. her şeyi yazmaya çalışmak çorak bir alan oluşturur; çünkü edebiyat gücünü biraz da meraktan alır. yazara düşen daha fazla susatmak. okudukça susuzluğu artmalı okurun. merakı giderirsen, artık gazozun gazı kaçmıştır.

***var olanla olması gereken hayat arasındaki gerilimden beslenir yazar. tamamen olanı ya da olması gerekeni yazan sanatçı olamaz.

***gözlem rastgele her yere bakmak değil, neyi aradığını bilerek etrafa bakmaktır.

***bir sanatçının orijinal olup olmadığı küçük şeylerden belli olur. sıradan olanı özgün bir şekilde anlatamayan büyük manzarayı da anlatamaz.

***normal bir zeka, iyi bir yazı için yeterlidir.

***özellikle kimseyi taklit etmemeli. ancak etki ile taklidi karıştırmamak gerek. ‘etkiye açık, taklide kapalı olmak’ etkiyi sıçrama tahtası olarak kullanmalısın.

***bilinçsiz olarak çok okuyacağına, bilinçli olarak az oku.

****eski yazarları okumalı, incelemeli, sonra hepsini unutmalı. zati,atolyesinde şiirler ezberletir, nazireler yazdırırdı. o atolyeden Baki çıktı.

çok farklı besinleri tüketip kana çevirmelisin ki o besinler kokmasın. kana çeviremezsen dışkıya döner.

***yazarın besini sadece kitap değildir. müzik, fotoğraf, sinema, seyahat…

***insan en iyi kendisini yazar, bildiğini yazar. asıl kıymetli olan evinde olandır.

***yazmak için çok beklemeyeceksin, otur yaz!!

yazmak, ama niçin?

kalem

derdimi açığa vurup rahatlamak için?

bir derde parmak basmak için?

süslü cümlelerimi beğendirmek için?

sanat yapıp/yaptığımı zannedip nefsimi doyurmak için?

doldurduğum zihin kabını boşaltmak için?

geleceğe bir hoş seda bırakmak için?

iyiliği emredip kötülükten sakındırmak için?

safımı belli etmek için?

eğlenip eğlendirmek için?

ya da sadece yazmak için…

her ne için olursa olsun, niçin yazdığımız, niçin yaşadığımızla doğru orantılı olacak, yazdıklarımızla yaşadıklarımız örtüşmese bile…

benim kendimden beklentim yaşamadıklarımı yazmaktan mümkün mertebe imtina etmek; ki bu konuda şiddetli bir ikaz var: siz kendiniz iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?

umudum (kötüyü yazamayacağım için) iyiyi yazıp yaşadıklarımı yazdıkarıma yaklaştırmak.

endişem; beğenilme kaygısı olmadan yazı yazılabilir mi? beğenilme kaygısı yazının saffetine mani midir? öyleyse bir ‘mona rosa’yı nereye koyacağız?

sevincim, ahmet olgunun ilk yazısında belirttiği gibi bu sitede yazdıklarımızın her hal-u karda hayır olacağına inancım…

 

(bu siteye koymayı düşündüğüm ilk yazımdı. hoşuma gitmeyince vazgeçmiştim. şimdi belki birileri kötüyü görüp cesaret alır da bişeyler karalar;) )

öneri

hepimizi yazmaya teşvik edecek bir yol geldi aklıma. her ay bir konu belirleyelim. ve bu konu etrafında makale, hikaye, şiir…edebiyat adına aklımıza her ne geliyorsa, bize ne çağrıştırıyorsa özgürce yazalım. mesela bu ayın konusu ‘yol’ olabilir.

bi de tekden siteye girdiğimizde arka fonda müzik dinleyebilsek güzek olacak. mümkün müdür?

Selam

Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız taktirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”

Es-selâm(c.c). Emniyet, huzur, sağlık ve esenliğin kaynağı.

Es-selâmun aleyküm ve rahmetullah.

Muhabbet ve sevgi vesilesi olan selam ile kardeşliğe, eman ve imana erebilmek için rahmete ihtiyacımız var. Çünkü O’nun rahmeti olmasaydı dili, rengi, ırkı, kültürü velhasılı fıtratı hariç her şeyi farklı olan bizler asla kardeş olamazdık. Rahmet eksilerimizi örtmekle kalmaz onları artıya çevirir. (Bkz: Furkan 70) Artılarımızı nihayi hedefimiz olan dâr-us selâma yetirecek olansa berekettir.

Es-selâmun aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuh.

Kıymetli kardeşlerim! Sizleri binlerce yıllık olmasına rağmen dipdiri, kardeşliğimizi ve hayrımızı arttıracak kolay bir kampanyaya davet ediyorum. Dilinizi Allah’ın selamına alıştırın. “Meraba” arabayla gezebilir bir süre, “günaydın”ı güneş çarpmış diyorlar, “tünaydın”ın tepesine leylek tünesin.

Selam, bir güven ve barış bildirgesidir; Müslümanın alâmet-i fârikasıdır. Birine Allah’ın selamını vermekle ona çok güzel bir dua etmenin yanında aynı zamanda şunları vaad etmiş oluruz:
– Benden sana kastî bir zarar gelmez.
– Hakkını yemem ve yedirmem.
– Gıybetini yapmam ve yaptırmam.
– Ben bir Müslümanım ve buna uygun davranacağım.

Bildiğiniz gibi selam vermek sünnet, verilen selamı almak yani ona en az ayniyle mukabele etmekse farzdır. Yani selamınızı merhaba, günaydın, naber şeklinde alan birine “ne ayaksın hemşerim” manasında gözlerinizi belerterek bakabilirsiniz. 😉

Son olarak karşılaşan mü’minlerden;
– büyüğün küçüğe,
– yürüyenin durana,
– azlığın çokluğa,
– hayvan ve vasıta üzerinde olanın yerde yürüyene
– yüksektekinin aşağıdakine önce selam vermesi evlâdır.
Fark ettiyseniz vazife üstün, büyük, yüksek olana düşüyor öncelikle. Yani alan, bekleyen, kibirli hak iddiacısı değil veren, beklemeden atılan, alçakgönüllü olanlar üstün sayılmış. Çelişki gibi duran azlığın çokluğa üstünlüğü ise başlıbaşına bir yazı konusu.

Eşi benzeri olmayan, kebîr ve bir olan Allah’a hamd, rasûlü Muhammed Mustafa’ya, onun âli ve ashâbına salât ve selâm olsun.

dunya

İslam alemi olarak son birkac asırdaki durumumuz hiç de iç açıcı değil. Sadece, ömrümüzün denk geldiği şu son çeyrek asırda, dönüp duran savaşlarda içinde müslümanların geçmediği, ölmediği yok gibi. Zulüm bazen düşmandan, bazen kendi içimizden geldi/geliyor. Bu tablo, kardeşlerini düşünen her vicdan sahibi müslümanı yaralıyor, düşündürüyor. Dağınık ve acınası halimizden çıkış için dinimiz üzerinden bir yol arıyoruz.

Ortalama 60-70 yıllık hayatlar yaşıyor; kendimize hedefler koyuyor, peşinde koşuyor ve nihayetinde mutluluğu arıyoruz. Ne yazık ki teraziye koyduğumuzda acı kefesi mutluluktan ağır basıyor. Kaygılarımız artıyor ve psikolojimizi düzeltmesi için dinimize sarılıyoruz.

Hem birey olarak hem millet olarak en büyük çıkmazımız “dünyevîleşmek” gibi geliyor bana. Dünyayı büyük bir açlık ve eziklikle istiyor, ondan darbeler yiyor; sonra dinimize dönüp acılarımızı dindirmesini, bize dünyayı vermesini istiyoruz. Dinimizden bize vadetmediģi şeyler istiyoruz. Kendi ellerimizle dini metalaştırıyor, bir müsekkin gibi kullanıyor, ‘din afyondur’ tezini haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Ahireti öteliyor, ‘bize dünyada ver’ diyoruz.
Eğer Allah bize dört başı mamur bir hayat vaadettiyse Hz. Eyup, Isa, Yahya, Musab, Hamza neyin bedelini ödedi? Ne gördüler dünyada?
Acılarimiza, engellenmişliklerimize dönüp ‘Allahım burda vermesen de biliyorum ki ahirette nimetlerin surekli ve noksansız olanları var.’ diyebilmek.. Ümmetçe döktüğümüz gözyaşlarına bakıp ‘ölelim yeter ki zillet içinde olmayalım’ diyebilmek, sorunların kılcal damarlarına inmek değil midir?
Dünyaya karşı tavrımız “Allahım , artık versen de bir vermesen de bir” olabilse, hükmünü kaybeden dünya bizden ne götürebilir?
“Kim dünyanın peşinde koşarsa dünya ondan kaçar, kim dünyadan kaçarsa dünya onun peşinden koşar” demiyor mu Peygamber?

Bir Parça Sonsuzluk

Infinity

Bir doğru parçası, sonsuz noktadan oluşur.


Gitti

Eve gitti.

Akşam olduğunda eve gitti.

Akşam olduğunda ceketini aldı. Eve gitti.

Akşam olduğunda mavi ekose ceketini aldı. Eve gitti.

Akşam olduğunda mavi ekose ceketini aldı .Yürüyerek eve gitti.

Akşam olduğunda mavi ekose ceketini askıdaki yerinden aldı ve yürüyerek eve gitti.

Akşam olduğunda mavi ekose ceketini askıdaki yerinden aldı. Güne veda eden güneşle beraber yürüyerek eve gitti.

Akşam olduğunda mavi ekose ceketini askıdaki yerinden aldı. Temiz akşam havasına açılan kolu çevirdi. Güne veda eden güneşle beraber yürüyerek eve gitti.

Akşam olduğunda vücuduyla artık bir olmuş olan koltuktan kalktı. Mavi ekose ceketini askıdaki yerinden aldı. Temiz akşam havasına açılan kolu çevirdi. Güne veda eden güneşle beraber yürüyerek eve gitti.

.

.

.

.

Akşam olduğunda vücuduyla artık bir olmuş olan, devletin kendisini oturmakla yükümlendirdiği koltuktan kalktı. Bastığı yerden gelen, döşemenin çıkardığı senfoniye aldırmadan kararlı adımlarla odanın köşesine gitti. Mavi ekose ceketini eski demir askıdaki yerinden aldı. Hiç kimsenin üzerinde görmekten hoşlanmadığı ceketi üzerine geçirdi. Bir an aklına başına geçirebileceği eski film şapkalarından almak geldi. Kimsenin artık bu şapkaları giymediğini hatırlamasıyla bu fikir olduğu gibi siliniverdi. Temiz akşam havasına açılan kolu aşağıya doğru çevirdi. Ceketinin cebindeki buruşuk alışveriş listesine baktı. Listedekilerin hiçbirini atlamadan poşetlere geçirdi. Güne veda eden güneşle beraber yürüyerek eve gitti.

BİR BAŞKA AÇIDAN KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Üniversitede derse girme alışkanlığı olanlar ya da hasbel kader derse girenler, çakma Kazım hocandan* dinledikleri kişilik bozuklukları dersini anımsarlar. Bu ders konusu itibariyle, psikiyatride en çok ilgimi çeken derslerden olmuştu. Sonrasında TUS’ta ve şimdi mesleki hayatımda tekrar karşıma çıktı. Zaman zaman bu bozuklukların kavramlarıyla oynamak hoşuma gitti. Kişilik bozukluklarını etrafımdaki insanlarla örtüştürmek eğlenceli, kendimde bazı özellikleri görmek ise nahoş bir durumdu.

Aslında mesleğimizin hammaddesi insan olduğu için hergün pekçok problemle karşılaşmaktayız ve bu problemli bay ve bayanların azımsanmayacak bir kısmı kişilik bozukluğu sınıflarına dahil olabilecek insanlar. Dolayısıyla kişilik bozukluklarını tanımak,- onları kabullenmek, onlara hak vermek için değil ama (çünkü kişilik bozuklukları cezai ehliyeti ortadan kaldırmaz)- nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuzu bilip doğru bir davranış geliştirebilmek için faydalı olur düşüncesiyle kişilik bozuklukları hakkında bir bilgilendirme hazırlamayı düşündüm.

…Düşünürken düşünürken, bazı ülkelerin, milletlerin sosyal ve siyasi davranışlarının, bazı kişilik bozukluklarını taklit ettikleri dikkatimi çekti. Kişilik bozukluklarını kişilere giydirerek anlatmaktansa milletlere giydirerek anlatmanın hem daha etik hem de daha eğlenceli ve akılda kalıcı olacağı fikri ağır bastı. Bakalım becerebilecek miyiz…

*başaran hoca (tabir ergen, yasin maruf’a aittir)

neden benzettim, bilemedim

şunca yıl sonra ilk kez tus’a çalıştığım geçtiğimiz 5-6 ayda enteresan benzerlikler kurdum kafamda. bekledim, bunu facebook’a yazmayı erteledim. geçen hacettepe taraflarına gittiğimde yıllar sonra ilk kez öztürk fotokopi’ye engin abi’nin yanına uğradım selam vermek için. artık olgunlaşmıştı, yazabilirdim.

1. lise: üniversiteye hazırlık dershaneleri (final-ışık [fem])

2. üniversite: not satan fotokopiciler (arzu-öztürk)

3. doktor: tus hazırlık dershaneleri (tusem-tusdata)

bir şekilde, bu saydığım maddelerin örnekleri kafamda eşleşiyor.

ilk örnekler, ilgili konularda piyasaya ilk çıkanlar diye biliyorum. ikinciler, onları örnek alarak, onlara benzeyip onları gölgede bırakıp öne geçmek iddiasıyla ortaya çıkanlar.

ilk örnekler, muhafazakar fikirleri ile ya da bünyesinde muhafazakar personel çalıştırması gibi yönleriyle ün kazanmamış olanlar. ikinci örnekler ise tam tersi, hep daha dini motifler taşımış olanlar.

ilk örnekler, parayla ilgili konular dahil olmak üzere, kurumsal kurallarını hizmet sattığı insanlar için esnetmekte sorun görmediği düşünülenler. ikinci örnekler tam bir şirket disiplini ile çalışıp, insanların ‘paracı’ gözüyle daha çok baktıkları gibi olanlar.

ilk örnekler, daha çok tecrübeli olduklarıyla reklam yapanlar. ikinci örnekler daha çok, daha çok insanı çekebilecek iş kalitesiyle reklam yapanlar.

*

uzatabilirim. bunları benzetmek düşünmek ne işime yarıyor? doğrusu, biraz canımı sıkıyor. çünkü “türkiyenin son on küsür yılının ‘dindar’ iktidarı ile, ‘bazı’ müslümanlar fazla zenginleşti ve yozlaştı” deniyor hani. kendini “anti kapitalist müslümanım” diye bir tabirle anlatanlar var hani artık. bu örneklerin bana bakan -ya da benim gördüğüm- yüzünde hep “din” olanları, insan odaklı değil maddi kazanç odaklı izlenimi verdiler bana. çevreden duyduklarım bunu destekleyegeldi. kendimizi, duracağımız yerleri, ruh-düşünce dünyalarımızın aydınlığını aramaya devam ederken, bu izlenimlerde haklıysam, gönlüm şerh düşüyor.

 

not: ilgili isimler bana dava filan açmasın lütfen. rahatsız olurlarsa söylesinler, silerim yazıyı canım ne olmuş.